22 Nisan 2013

Sinemaya “Ses Getiren” Sessizlik


Yenilik, değişiklik sadece konusunu işlediğim filmlerde yok. Bu küçük bölüm de benden bağımsız kendini yenilemeye, deneysel formatlarla kendini geliştirmeye devam edecek sanırım. Bu hafta kendi içimde yaşadığım sessizliğin dışa vurumunu, film seçiminde açık seçik ifşa ediyorum.

Filmimiz : The Artist
Karakterimiz : George Valentin ve Peppy Miller [Bu hafta da karakterleri ödüllendiriyoruz.]
Ödüller : 5 adet Oscar heykelciği + 115 ayrı ödül + 84 adaylık
Ödüllerin Önemi : 0’ın altında

The Artist’i görsel azınlıkla incelemeyi yediremedim kendime ve filmden görüntüler koparıp sayfaya saçarak, an be an yorumladım neler olup bittiğini. Filmle fotoğrafın kardeşliklerinden ötürü filmin akıcılığına saygısızlık yapmadığımı düşünüyorum.

Anlık görüntülerle film incelemesi mi yapılır?!
Cevabım, “Bilmiyorum” ve bu cevabın doğru cevap olduğunu iddia ediyorum. Özellikle “The Artist” için, filmin sakinliği, durgunluğu, renksizliğiyle hayatı renklendirir halini, sadece betimleyerek anlatmak yerine, kareleri teker teker sizin de gözünüz önüne sererek filmin bütününü anlatmaya çalışıyorum. Bakalım yapabiliyor muyum?



”Please Be Silent Behind The Screen” tabelası filmin içindeki sessizliği perde önünde seyirciye de uyarlayarak filmle izleyiciyi bütünleştiriyor.


                      Filmin başı ve sonu olan her şey için George'un beklediği tek şey artık takdir.


Merak edip arzulanan, seyirciye sessizlikle anlatılanın anlaşıldığını sadece alkış sesi beklentisiyle kavrayabilen George, kendi ironisi içinde kulaklarını salona dikiyor.


Salonun sesini duyamasak da -Be Silent Behind The Scene-  sahne önünde sessiz kalamayan ve duyabildiğimiz tek şey olan orkestranın şaha kalkışıyla heyecanın geldiğini algılayıp, alkışları 'görüyoruz'.
 

Peppy adlı karakterin varoluş sebebi olan gösteri dünyası kimliğini, gösteri dünyasına attığı tek adımla değişen, belki içinde kalan Peppy'yi çıkarıp belki tüm doğallığı belki tüm yapmacıklığıyla -gazeteciler tarafından iki haliyle de benimsenecek olan sansasyonel haber yönüyle- bizim de gözümüzün önüne seren dönemin 'ün' anlayışını anlatan kareyi görüyoruz.

Peppy’nin George'a aslında olmak istediği yere, konuma, birlikte olmak isteyip beğendiği 'dış'ıyla George'un kıyafetlerine içten sarılışı. İç denilen maneviyat'a ulaşamayışının, sarılabileceği tek şeyin içinde George olmadan onun maddiyatı olan ceketine sarılışı. George'un içselliği ise sadece Peppy’nin onun içinden nasıl göründüğüyle alakalı. Peppy ne George’a sarılabiliyor ne de George’un ceketine. Peppy hangi 'ceket' kalıbının içine girerse girsin yine kendine kendi düşünceleriyle var ettiğine sarılıyor.
  

 Sesin yaklaşmakta olduğunu sesi görme umudumuzu duyma ihtiyacımızı artık çok geride bırakıp arkadan gelen klasik müziği ise görme yetimize verdiğimiz dikkatle bazen duyup bazen duymayıp arada verilen diyalogları okuyarak da hala tüm duyularımızı kullanabildiğimizi hatırlatıyoruz kendimize. Georgu'un sesli filmlere karşı gösterdiği ilk reaksiyon olan geleceğin sesli filmlerde olmadığına inancını okuyabiliyoruz. Göremediğimiz şeyse; kendimizi 2011 den çıkarıp 1927 içinde bir yerlere koyduğumuz. Sesli filmlerin olmasını filmin içine girmişlikle biz de George ile yeniliği yadırgayıp ve belki de George'a karşı duyulan sempatizanlığımızla biz de inanmıyoruz sesli filmlerin George'un patronunun elinde olduğuna.

George'un sessiz film kariyerinin bittiği anda gelen bir bina görüntüsü. Merdivenlerin verdiği vurgu hayatın iniş çıkışları mı yoksa George'la konuşurken bir üst basamakta duran Peppy'nin tırmandığı başarı basamakları mı?

Artık seyircinin olayı anlamak, üzülmekten kaçmak, gördüklerini yorumlamak istemediğini gören film, kendi içinde başka bir hamleyle çarpıyor George'un sefaletini. Açık arttırmada eşyaları satılan George için hepsi satıldı geriye hiçbir şeyiniz kalmadı cümlesinin ''tebrikler''le başlaması can acıtan. Eşyalarının maddiliğiyle sattıklarını tekrar paraya dönüştürüp üzülen George mu tebrik edilmeli yoksa George’u o anda yere göğe sığdıramayıp kendi içinde takdir eden, George’un maddi olan eşyalarına karşı manevi anlam yüklemesinin gereksizliğiyle sattığı eşyalarına üzülmesinin anlamsızlığını göremeyip üzülen seyirci mi tebrik edilmeli?

Suyun saflığıyla yansımasını, belki kafasındaki bulanıklığı belki düşüncelerindeki kirliliği temizleyen George, insanın kendini anlatmak için söze ne kadar da gerek kalınmadığını belki en iyi bu sahneyle açıklar.

George'un sesini ilk defa 1 saat 32 dakika sonra duyar kulaklarımız. Duyduğumuz kelime de değildir. Belki de emeğin sesle en bütünleşmiş hali nefes nefese kalınmışlık, işteki telâşe, belki hevesi yansıtan George’un nefes sesidir duyduğumuz. Seyircinin George’un sesini duyacak mıyız sorusu yerini başka bir soruya değil, sorunun cevabına bırakır: George duymadan da salondan çıkılsa olur. George'u duyma isteğinin altında yatan karakteri analiz etme ihtiyacını film, ses olmasa da kalbe, akla, göze ve damakta kalan filmin tadıyla gidermiştir. Belki anlaşılması gereken sadece bir sessiz film yıldızının sönüş ve parlayışı ya da biraz daha derinleştirilmiş fakir oğlan zengin kız hikâyesi değildir. Sesi ve rengi en yüksek düzeyde idrak edip algıladığımızı düşünüp yaşadığımız bu dönemde, rasyonelliğe ve de gerçekliğe mantığa ya da duyguya yönelip yaşadığımız her an için beklediğimiz doyumsuzluğu ses ve renk olmadan, ses ve rengin olduğunda algıladığımızdan daha iyi anladığımızı görmektir.
                                                                                                                                                          

Deniz Gül




1 yorum:

.